Blog

DİN TUTSAKLIKTIR  (TUTSAK ALIR)

Tam uyan bir benzetme mi emin değilim ama şahsen dinleri ‘yeryüzünden göklere merdivenler dayamaya çalışmak’ olarak görmüşümdür. “Ölümden sonra ne var” korkusu ve şaşkınlığı, uzayın bilinmezliği, yaşamın karmaşıklığı karşısında o bilinmeyene, göklere, “orada bir şeyler olabilir” diye; ayakları yerde ama üst noktası bir türlü bir yere yaslanamayan merdivenler. 

Ancak önemli olan bizlerin aşağıdan yukarı fırlattığımız, bir türlü varmayan uğraşlarımız, törelerimiz, törenlerimiz değildir. Önemli olan yukarıdan aşağıya uzatılan, sarkıtılandır. Bunun da adı ‘din’ değildir. ‘Gerçek’ dir, ‘yol’ dur, ‘yaşam’ dır ama ‘din’ değildir. 

İncil’de genelde kişlerin veya bazı halkların dininden bahsedilir. Ama Tanrı’nın dininden bir bahis yoktur. Tanrı Hristiyan değildir, Musevi değildir, Müslüman değildir, Hindu değildir, ne de başka bir din. Din biz insanların kavramıdır. Bizler hep bir tarafın kazanmasına bakarız, ister okulda, ister sporda, ister politikada vs.. Ama dinde kazanacak olan yok, ne Hinduism, ne Budizm, ne Şamanizm, ne İslam, ne Yahudilik ne Hristiyanlık, ne de Ateizm. Tek kazanacak var, o da İsa Mesih, zira “her diz çökecek ve her dil beyan edecek ki İsa Rab’dir” yazıyor (Filipililer 2:9-11). Yukarıdan gelen tek O var. Yukarıdan geldiği için de, bizleri yukarı tek götürebilecek O’dur.

Nitekim İsa Yuhanna 4:23-24’de şunları diyor: 

Ama içtenlikle tapınanların Baba’ya ruhta ve gerçekte tapınacakları saat geliyor. İşte, o saat şimdidir. Baba da kendisine böyle tapınanları arıyor. Tanrı ruhtur, O’na tapınanlar da ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar.“ 

Yıllar önce (ne yapalım zaman akıp gidince her şey ‘yıllar önce’ye dönüşüyor) bir arkadaşım, “Din öldürür mü?” temalı bir fotoğraf sergisi için bir kaç satır yazmamı istemişti . Yanıtım diplomatik bir ‘hem öldürür hem de öldürmez’ olmuştu ve dinin nasıl kullanıldığına göre ikisini de yapabileceğini savunmuştum. Ama sanırım o zaman yanıldım, din hep öldürür. Neden mi? Sonuçta din, ölümlü, günahlı insandan türedi. Gerçeğin unsurlarını içerse de mayasında yaralı, sorunlu insandan gelenler var. İnsanların elinde gelişir, insanlarca kullanılır; ve din, insanın dikkatini esas olandan başka yerlere çeker.

İnsanın elinde din kontrol demektir, güç demektir, öcüdür, uyuşturucudur, saraylar kurar, ordular oluşturur, haçlı seferlerine, cihadlara çıkar, katleder, yakar, insan avına, cadı avına çıkar; gururdur, yasacıdır, ezip geçer, sorgulatmaz, eleştirir ama özeleştiri yapmaz. Din hem öldürür hem de ölümdür. 

İsa, “din sizi özgür kılacak” demiyor, “gerçek sizi özgür kılacak” diyor. (Yuhanna 8:32)

İster yaratılışımız, ister şu anki çağrımız, isterse de sonsuzluk olsun, insan Tanrı ile yürümeye çağrıldı. İster ilk yaratılışta Tanrı ile aynı “bahçede yürümek” olsun (Yaratılış 2 ve 3); ister mevcut dünyanın kırık yapısı içinde “alçakgönüllülükle yolunda yürümek” olsun (Mika 6:8); ya da ister yeni yaratılışta “Tanrı onların arasında” olsun (Vahiy 21:3). Bunların hiç biri din ile ilgili değil! İlişki ile ilgili. Tanrı’yı tanımakla, Tanrı’yı sevmekle ilgili.

Dincilik, ırkçılıktan farklı değildir. “Ben Ortodoksum, Katolikim, Protestanım – Baptistim, Presbiteryenim, Karizmatiktim, Anti-karizmatikim vs.” hatta “Hristiyanım” diye katı bir taraftarlık, böbürlenme, maalesef çoğu kez bizleri ‘ırkçı’ bir dinciliğe iter. 

Yukarıdan gelenin amacı ise bizlerin Tanrı’nın çocukları olduğumuzu kavrayıp, O’nun çocukları olarak yaşamamızdır. Müjde’nin geldiğini beyan ettiği “Tanrı’nın Egemenliği”nde yaşamaya başlamaktır. 

Tanrı’nın Egemenliği geldiyse yukarıda bir yerlere merdiven dayamaya çalışmaya gerek kalmadı demektir!

Yakup 1:26-27 – “Dindar olduğunu sanıp da dilini dizginlemeyen kişi kendini aldatır. Böylesinin dindarlığı boştur. Baba Tanrı’nın gözünde temiz ve kusursuz dindarlık, kişinin sıkıntı çeken öksüzler ve dullarla ilgilenmesi ve kendini dünyanın lekelemesinden korumasıdır.”

DÜNYAYI KURTARMAK İÇİN BİR BEBEK OLARAK GELMEK MANTIKLI MI?

Tarih boyunca insanlar neredeyse her zaman ve her yerde “güçlü adamlar” tarafından yönetildi.  Toplumsal haklar ve özgürlükler yolu ile yönetilmeye çok az rastlarız, olan da çok kısa olmuştur. Demokrasi diye adlandırdığımız, haklar, özgürlükler ve bağımsız hukuk ile yönetimin biraz olsun yaygınlaşmasının topu topu 100 yılı, hadi abartalım 150 yılı vardır. İçinde bulunduğumuz bu sözde gelişmişlik döneminde bile demokrasiyi düzgün uygulayan ülke sayısı 10’u geçmez (dünyada şu ara 195 ülke var). Hatta ne acı ki bugünlerde demokratik bir haklar, özgürlükler ve hukuk yapısına karşı dünya çapında bir sorgulama, bir saldırı var. Yönetimlerin başarısızlığı, dünyanın karmaşası insanları, özgürlükleri pahasına, ürkütücü biçimde ‘güçlü adamlarda, dikte yönetimlerinde’ ümit aramaya yöneltmekte. Kandırılmaya Aden bahçesinden beri pek açığız. 

Kendini yönetmeyi bilmeyen bir halka Tanrı ‘güçlü adam’ olarak gelse kim ne derdi ki? “Aman gözünü seveyim şu dünyayı toparla, bizleri rahat ettir de ne olursa olsun” demez miydik?  Seçimlerimizi “ay kötünün kötüsü var” üzerinden yapmıyor muyuz çoğu zaman? 

Aslında Tanrı’yı anlamıyoruz. Anlamaya, araştırmaya çalışırken bile dünya standartlarını kullanıyoruz. O’nu dünyadaki devlet, kurum veya aile içindeki ‘yönetenler’ yapısı içinde görüyoruz. Tanrı bu yönetenler gibi – Tanrı onları, onlar da Tanrı’yı yansıtmaktalar sanki. AMA değil. Tanrı aynı bozuk, çürük yapı içinde değil! Çok şükür.

Nitekim “Egemenliğin gelsin” diye dua  ederken bunu bir şekilde fark ettiğimizi söylüyoruz. Matta 20:25-26’de İsa, “Bilirsiniz ki, ulusların önderleri onlara egemen kesilir, ileri gelenleri ağırlıklarını hissettirirler. Sizin aranızda böyle olmayacak” derken bambaşka bir anlayış ve yapıdan bahsettiği çok bariz. Bizim yollarımız Tanrı’nın yolları değil. Bizim çözüm yollarımız da O’nun çözüm yolları değil. 

Tanrı kötüye bir alternatif olma peşinde değil. Kötüyü yok etme işinde. İyi de bunun için bir bebek olarak gelmek mantıklı mı? ‘İnsanın günahının bedelini insanın ödemesi gerek’ tezinde gidersek bir insan olarak gelmesi gereği pek mantıksız gelmiyor ama sanırım işin pratik tarafından daha derin bir tarafı var. Tanrı’nın yüreğini kavrama tarafı. 

Bir kişiyi anlamak için bazen “o kişinin aklının içine girmek gerek” derler ya, işte bizim de Tanrı’nın aklının içine girmemiz gerek. Tabii yapamıyoruz ve yapamadığımız için de O yapıyor. İman edenlere Kutsal Ruh’unu vererek. 1. Korintliler 2:12 “Tanrı’nın bize lütfettiklerini bilelim diye, bu dünyanın ruhunu değil, Tanrı’dan gelen Ruhu aldık.

Tanrı, Tanrı olmak peşinde koşmuyor. “Ben Benim” derken (Mısır’dan Çıkış 3:14) bir şey kanıtlamak zorunda, bir referans vermek zorunda değildi zira varlığı oydu. Kimliği bir görev, bir meziyete (erdeme) bağlı değildi. Peşinde koştuğu, severek, özen ve coşku ile yarattıkları ile varlığındaki sevgi ve güzellikleri paylaşmaktı, halen de o. 

Sevgiyi gerçek anlamı ile paylaşan hükmetmek için sevgiyi paylaşmaz. Konuşurken ‘sevgi ve saygı’ dan bahsederiz; saygı bir şekilde sevgi olmadan olabilir ama gerçek sevginin içinde zaten saygı vardır ve o saygı özgürlük veren bir saygıdır. Tanrı’nın yüreğinin bizi böyle bir sevgi ile sevmekte olduğunu kavrayınca ‘güçlü/egemen adam” rolünde bir kurtarıcı olmayacağını, olamayacağını anlarız. Kral olarak değil, krallığını bırakmış bir bebek olarak gelmesi mantıksız değildir artık. 

Bebekler kadar sevgi veren ve sevgiyi çeken yoktur. Yeni yaratılışın bir bebek ile başlaması kadar doğal bir şey yok.

BUYURUN CADILAR BAYRAMINA

Hani o deyim var ya “deliye her gün bayram”, bazen de tersi insanlar delirebilmek için her şeyi bayram yapmak istiyor. Ne zararı var diyeceksiniz belki, sonuçta insanların stress atması, eğlenmesi, rahatlaması gerekiyor. Doğru ama o noktada İncil’den şu sözler akla geliyor: 

“Her şey serbest” diyorsunuz, ama her şey yararlı değildir. “Her şey serbest” diyorsunuz, ama her şey yapıcı değildir. (1. Korintliler  10:23)

Uyuşturucu, kumar, aşırı alkol, sigara vb. bağımlık yaratan şeylere kolayca ‘tabii yararlı değil, yapıcı değil’ deyip çıkabiliriz. Ancak bazı şeylerin yararsızlıkları çok belirgin değil. Arkalarında yatan ya da sinsice sizde işleyen tarafları ‘dikkat’ diye bağırmıyor. Bazı gelenekler de böyle. 

Bir şeyin kökenini ve belirli bir vadede, ister kısa ister uzun, bize etkisini düşünmemiz gerekir. 

Kötülük genelde kendini iyi kamufle eder. Bize “amaaan ne çıkar yani” dedirtir ve çok kez de “tüh” ile biter. İblis, iyiliği ya da zararsızı bozmak ve zararlı kılmakta uzmandır. Karakteri bu, sonuçta yalanın babasıdır (Yuhana 8:44). Yalan da her zaman aldatmayı, saptırmayı amaçlar.  

Cadılar Bayramı denilen aslında cadılarla ilgili değildir. Cadılaştıran bizleriz. İngilizcesi ‘Halloween’ olan bu anma zamanı, ‘Hallow’ (kutsanmış, aziz) ve ‘Eve’ (gecesi, arifesi) sözlerinden türer. Bazı tarihçiler  bu kutlamanın esas kökünün Keltlere ait pagan bir hasat festivalinden geldiğini, bazıları da 8. yy civarı Avrupa kiliselerinde ölmüş ‘azizleri’ anma günü olarak başladığını belirtir. Hatta kilisenin insanları pagan festivallerinden uzaklaştırmak için bu özel günlere Hristiyan temalı kutlamalar koyduğu görüşleri de mantıksız değildir.

İster eski çağlarda olsun ister bugün, tarıma dayalı toplumlarda hasat çok önemlidir. Hasat kötü ise toplum açlık ve sefalet ile boğuşacaktır. Bu nedenle hasat için sevinmek, şükretmek, kutlamak son derece normal. Bunun paganlıkla ilgisi yok, bir ürün elde etme, yaşamı sürdürme sevinci var. İnancın ne olursa olsun ‘sağlayana’ şükran içerir. Tabii o noktada şükran ile kutlama tarzının yol ayrımına geliriz. Anma ve kutlama çocukları kurban etme ya da sarhoş olup şiddet ve tecavüz içerecekse şükran değil kötülük kazanmıştır. Kutlama serbesttir hatta gereklidir ama her kutlama yararlı ve yapıcı değildir.   

Benzer bir durum yakında kutlayacağımız Noel yani Doğuş Bayramı için de geçerlidir. Yani neden 25 Aralık konusu (bu konuda araştırma yapmayı size bırakıyorum). İsa’nın doğumu kesinlikle kutlanmaya değer ama tarihini tam olarak bilmiyoruz, 25 Aralık ya da 7 Ocak için kanıtlar yok. Bugün artık milyonlarca insan 25 Aralığı İsa’nın doğumu olarak değil sadece bir eğlence, bir festival olarak, ailece toplanmak, hediyeler alıp vermek için kutluyor. Tüccarlar için de para kazanmanın odak noktası. Bugün batının takvimi iki döneme odaklı, Noel ve yaz tatili, en çok para harcanan iki tüketim dağı. 

İnsanoğlu, İblis’in yardımıyla, her şeyin cılkını çıkarma huyunu kullanarak bu anmaları başka yönlere çekmiştir. Özellikle de “para yapma” hastalığının had safhalara ulaştığı 20. ve 21.  yüzyılda bu anmalar (bir diğeri de Sevgililer Günü) tüm dünyaya pazarlanmıştır. İlgisi, inancı olan olmayan herkes para harcasın da nasıl harcarsa harcasın. Hatta bu hafta Güney Kore’de kutlamalarda ezilerek ölen yüzlerce genci kurban etme pahasına. Belli ki çocuklarımızı kurban etmek için pagan olmak şart değil. 

Lütfen düşünerek yaşayalım ve unutmayalım: “Her şey serbest” diyebiliriz, ama her şey yararlı değil. “Her şey serbest” diyebiliriz, ama her şey yapıcı değildir.  

BAHÇELERİ NEDEN SEVERİM?

Bir Bahçe

Düşünebiliyor musunuz, bu resimdeki ve benzeri binler, yüzbinlerce bahçe ile dolu bir ülke? Hatta her evin arkasında, çevresinde. Mümkün mü? Tabii ki mümkün. Sonuçta fotoğraftaki bir başka ülkede bir evin bahçesi, öyle milyarderlerin filan da değil. Seçim o ülkedeki insanların seçimi, beton mu bahçe mi?

İçimde her zaman bir bahçe özlemi var ama şu ana dek yaşamımın neredeyse tümü, ülkemizdeki çoğu kişi gibi bahçesiz beton yığınları arasında geçti. Nasıl istemez ki insan doğanın güzelliğini, getirdiği esenliği, getirdiği ümidi.

Halbuki Tanrı ilk yaratılışta insanı yarattığında o insanlar için bir bahçe dikip onları o bahçenin içine koydu. Tanrı sevgi ve sevinçle yarattıkları için bir bahçe “dikti”. Anlaşılan sadece ‘ol’ dedi ile olmadı. “Dikti – yetiştirdi”, uğraştı. İçinde güzellik bulacakları, yaşayabilecekleri bir yer yarattı, bundan zevk aldı.

RAB Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Adem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi.(Yaratılış 2:8-9)

Ve biz betonu seçtik!!!

Belki bendeki o bahçeye geri dönebilmek özlemidir. Sanırım bir çoğumuzda da aynı özlem var. Adem ve Havva bahçeden atıldıktan sonra eminim tek istekleri geri dönmekti. İyi Yaratan ve güzel yaratılanlar ile tekrar birlikte olabilmek. Ah o boş pişmanlıklar. 

Ama iyi Tanrı dünyada doğruların da eğrilin de üzerine yağmurunu yağdırırken (Matta 5:45) bahçelerle ve tüm yaratılışla kim olduğunu, bizi nereye götürmek istediğini hatırlatıyor. 

İsa çarmıhtan hemen önce bahçede dua ederken, bu bahçede kalabilmek için değil o bahçede olması gereken bizler için kanlı terler döküyordu. Bizler halen uyurken. 

Bahçenin serinliğinde uyumak yerine betonlara sarılıp boğucu havasızlıklarını tercih ediyoruz. Para ve güç getiren betonu, sevgi ve esenlik getiren bahçeye tercih ediyoruz. İsa’nın öğrencisiyim deyip güç ve para peşinde koşanlar betoncudur, bahçeleri sevmezler. Bahçeyi sevmeyen, bahçeye dönmeyi neden bekler ki. 

Ama ben geçici bir süre de olsa resimdeki bahçede çapaladım, çabaladım; İsa’nın bahçe kapısını ebedi olarak açtığını ve o muhteşem bahçeye geri dönüşün olacağının esenliği ile.

ÜRKEK

ÜRKEK
Zekai Tanyar     02 Mayıs 2022 

Sabah olmasını istemiyorum.
Gün güneşle ağarsa da istemiyorum.
Yeni hüzünler, taze dertler uzak olsun.
Gözlerim yastıkta dünyaya kapalı,
Uykudan uyanmak istemiyorum.

Ümitsizlik kokusu,
Çaresizlik korkusu,
Acı çekenlerin “neden” sorusu,
Yanıtsızlığın yorgunluğu,
Yorganın altında kaçış uykusu.

Bıkmadan geri gelen sabahtan
Yorgun olan nereye kaçar?
Gözyaşı dinmeyen kadın,
İyi haber beklemekten bitkin adam,
Ümidi yeniden nasıl tadar?

Seninleyim – gerçekten mi?
Benimsin – sahi mi?
Yendim – inanayım mı?
Ümidinim – kesin mi?
Yol, gerçek yaşamım – iman edeyim mi?
Dirildim!

Demek dirilmeye değer bir şey var!
Hadi tut ürkek elimi seninle geleyim.

EN ÖNEMLİ MEVSİM

Biliyorum mevsim Doğuş/Noel mevsimi, yıl sonu ve Yeni Yıl mevsimi ama bunlardan bahseden çoktur bu ara zaten, ben başka bir mevsimden bahsedeceğim. 

Metro vagonunda karşı çaprazıma oturan genç adam sırt çantasını çıkarıp ayaklarının önüne koydu. Sırt çantası gezginlerinkinden. Hani uyku tulumu, yolculuk ve belki kamp için neler gerekli ise onlarla doldurulan tipten. Bu gencinki de dolu ama kim bilir nelerle, belki sadece öğrenci hayatının hepsi ile. Acaba aklından neler geçiyor, hangi kararların aşamasında? Düşüncelerim taaa 1970’li yıllara dönüyor, hala evde duran benzer sırt çantama, yadigar ama yıllardır kullanmadığım, modası geçmiş, kanvas kumaştan yapılı olana. 

Ben de sırt çantamla dolaşırken kim bilir neler düşünmüştüm? O anlarda benim için önemli olan, kafamı kurcalayan neler vardı? O an büyük olasılıkla önemliydiler, en azından o an için. Ama çoğunu hatırlamıyorum. O anlarda, o zamanlarda bizim için çok önemli olanları nasıl hatırlamayız, nasıl uçup gider o anılar? Ama gidiyorlar, gittiler. Sizi bilemem ama benim için öyle. Belki hatırlamak gerekmiyor, belki böylesi daha iyi. Her şeyi bir ‘belek’e yüklemek gerekli değil, her şeyi bir ‘bulut’a depolamak sağlıklı değil. 20 yıl önce bir öğlen yemeğinde ne yediğimizi hatırlamanın ne gereği var? Ama ya güzel bir sözü, paylaşımı? Yok kardeşim yok işte, benim gri hücreler çoğuna ulaşamıyor!

Ama hatırlamıyorum demek etkileri kalmadı demek değil. Hepsinin hayatımda yeri ve etkisi var; ister büyük ister küçük ama etkisi olmuştur.

Her şeyin bir yeri ve zamanı var. “Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır.” (Vaiz 1:1). Eski Ahit’deki Vaiz akıllı adammış – ya da en azından Tanrı’nın ona gösterdiği gerçekleri iyi aktardı. Ama her mevsimin, her olayın az ya da çok bir akıbeti var. Öyleyse “onun zamanı o zamandı” deyip bırakabilir miyiz? Çoğumuz için çocukluğumuzdan bir çok şey bu günümüzü etkilemiyor mu? Kişilerle konuştuğumuz, onlarla dua ettiğimizde ortaya çıkanların büyük çoğunluğu yaşamların ilk 15-20 yılı içindedir. Her şeyin mevsimi, her olayın zamanı olabilir ama akibeti sürüp gider. 

Prusya Kralı Kayser 2. Wilhelm bebekliğinde felç olan sol kolu için yıllar süren acı dolu ilkel tedavi çabalarına, çok baskıcı bir aile ve eğitime maruz kalmasaydı büyük olasılıkla milyonlarca ölüme neden olan, dünyayı altüst edip bugün halen akibetlerini yaşadığımız 1. Dünya Savaşı olmazdı. Babası ile sürekli çatışmalar yaşamış olan Hitler gençliğinde Viyana’da kaç kez girmeye çalıştığı Sanat Akademisine girebilseydi 2. Dünya savaşı, soykırım kampları olmayacak, milyonlarca insan ölmeyecekti. Ah keşke o okul Hitleri kabul edip herif iyi kötü ressam olsaydı! 

Bir kişinin gelişiminin büyük kitleleri, hatta tüm dünyayı nasıl etkilediğinin nice örnekleri var. Olumlu örnekler de var tabii. Örneğin hemşireliğin kurucusu olarak bilinen Florence Nightingale. Sevgi ve düzenin bulunduğu bir ailede büyümek ve babasının kadınların eğitimine önem vermesi, farklı ülke ve kültürleri tanıtması, Florence’ın Tanrı’ya inancı ile insanlara yardımcı olma isteği ile tüm dünyaya sağlık alanında olağanüstü değerli bir hizmet bıraktı. 

Yıllarca kilise içinde ve dışında maalesef bir çok anne ve babanın (daha çok babaların) çocuklarında açılacak yaraları hiç düşünmeden verdikleri kararlara tanık oldum. Kendi acı, korku, bıkkınlıklarını çözme çabasında tepkisel davranışların açtığı yaralar. Anne babaların çocuklarını kendi tepkilerine, hasarlı düşüncelerine kurban etmeleri. Bu hayatın bir gerçeği diyebiliriz çünkü kim bilir o ‘anne-babalar’ nelerden geçtiler. Ama benim için mesele “İsa’ya iman ettim, Tanrı ile yürümeye karar verdim” diyenler arasında bazılarının bu ve benzeri alanlarda düşüncelerinde değişmemiş, değişememiş olmasıdır; bunun üzüntüsüdür.

Utanç kültürünün derin olduğu Anadolu toplumunda yanlış davranışları ile yüzleşmektense tüm ailesini alıp kiliseden, Tanrı’dan uzaklaşan babalar, anneler az değil. Ya çocukların durumu? Ya onların sağlığı, esenliği? İsa’da ‘bir kişi herkes için kurban oldu’ derken, bu acı durumlarda tersine ‘bir kişi için tüm aile, çocuklar kurban ediliyor’ demek zorunda kalıyoruz! Bu ne biçim tutum, nasıl bir anlayış, ne kör bir gurur? Bunu çok acı buluyorum. Tüm bunları, başta kilise önderleri, hepimizin iyi düşünüp değerlendirmesi gerek.

(Bu arada ‘kiliseden uzaklaşmak Tanrı’dan uzaklaşmak demek değil’ diyenlerin sesleri yankılıyor kulaklarımda. Bazı durumlarda evet bu itiraz doğru olabilir ama genellikle maalesef bahsettiğim uzaklaşma oluyor. En azından benim bahsettiğim bu durumlarda.)

İsa şu sözleri belki bu tutumlar nedeniyle sarf ediyor: “Bırakın çocukları. Bana gelmelerine engel olmayın! Çünkü Göklerin Egemenliği böylelerinindir.” (Matta 19:13-14)

“Ama kim bana iman eden bu küçüklerden birini günaha düşürürse, boynuna kocaman bir değirmen taşı asılıp denizin dibine atılması kendisi için daha iyi olur.” (Matta 18:6)

Evet her şeyin bir mevsimi var, sanırım en önemli mevsim de çocukluk ve gençlik mevsimi. Kulağı olan büyükler işitsin.

UZUN İNCE BİR YOLDAYIM

“Uzun ince bir yoldayım” sizde önce Aşık Veysel’in en ünlü türküsünü mü anımsatıyor yoksa İncil’in Matta 7. bölümüdeki imalı sözleri mi? 

Büyük olasılıkla Aşık Veysel’i türküsünü zira müzik genelde akılda daha iyi kalıyor.

Bu aralar bu sözler sanki daha gerçek zira Covid ile yol daha bir daraldı. Daha bir sıkıştırıldık, oynama payımız azaldı, daha dikkatli olmamız gerekti. Türküdeki bu sözlerin ardından gelen “gidiyorum gündüz gece” sözleri duygularımızı daha da bir yansıtıyor. Bazen tek yapabildiğimiz bu, adım adım, gündüz gece, gece gündüz yürümek. Bazen başımız dik ileri bakarak, bazen ise başımız önümüze eğik şaşkın ve yorgun.

Peki, İncil’de Matta 7. bölümde kastettiği ince, dar ve çetin yol, dar kapı bu mu? “Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götüren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır.”  Matta 7:13-14

Çoğu kez Kutsal Kitap’ı okuma tarzımızda bir kaç ayeti kendi başına alma hatası yapıyoruz. Halbuki aldığımız ayetlerin önünden ve arkasında gelen ayetler ve bağlantılar var. Resmi, anlatımı, konuyu, durumu açıklamaya yardımcı olan, tamamlayan diğer ayetler. Bir benzetme gerekirse bir çiftlik gösteren bir tablonun köşesindeki kediye bakıp ‘bu tablo kediler hakkında’ demiyoruz. 

İsa’nın Matta 7’deki sözleri, Matta 5’de başlayan “Dağdaki Vaaz” diye adlandırdığımız muhteşem bölümün bir parçası, son kısımları. Matta 5 “İsa kalabalıkları görünce dağa çıktı. Oturunca öğrencileri yanına geldi. İsa konuşmaya başlayıp onlara şunları öğretti:” sözleri ile başlar, Matta 7 de “İsa konuşmasını bitirince, halk Onun öğretişine şaşıp kaldı. Çünkü onlara kendi din bilginleri gibi değil, yetkili biri gibi öğretiyordu” ile biter. Şaşıp kaldılar zira gerçekten yetkiliydi. Bu İsa, Yuhanna 10:9’da “Kapı Benim” diyendi.

Binlerce kapı yok, ne de çok geniş bir han kapısı. Nitekim “Kapı Benim” beyanı ardından İsa’nın “Bir kimse benim aracılığımla içeri girerse kurtulur” sözleri geliyor. Dünyamızda bir çok kapılar yaratıldı, binlercesi. Bazıları insanlarca ilah ilan edilen putlar, bazıları putlaştırılan tutkular. 

Genelde insanlara tek bir kapı ters gelse de İsa “Kapı Benim” derken gayet net. “Kapılardan biri benim” demiyor! Kapı dar olunca içeriye çaktırmadan sızma şansı da yok! Her koyun, her insan bilinerek, izlenerek, bilinçli olarak ele alınıyor. Yargının bir yerde olduğu gibi, merhamet ve kurtuluşun da bir yerde olması son derece normal, mantıklı. 

Kapının dar olduğunu diyelim anladık. Peki yol neden ince, neden dar, neden çetin? (“Yol dar yazmıyor” diyenler çıkabilir, kapı dar ve yıkıma götüren yol enli ise çıkan mantığı artık siz yürütün. Ayrıca bazı çevirilerde ‘çetin’ sözcüğü yerine ‘dar’ sözcüğü bulunmaktadır.)

Tanrı’nın sevgisi ve lütfu bunca geniş ve büyükse (Efes. 3:18) yol nasıl ince oluyor? Tam anladığımı iddia edemem ama belki şöyle bakabiliriz: Kutsal Kitap bir şeyin doğru ya da yanlış olmasına çeşitli gözlerden değil tek bir gözden bakmamızı bekliyor. Tanrı’nın gözünden. Nitekim Rab Yeşaya 55:8’de “Çünkü benim düşüncelerim sizin düşünceleriniz değil, sizin yollarınız benim yollarım değil” diyor. Işık, adalet ve doğruluk Tanrı’dan geliyorsa, yol O’nun yolu olarak daralıyor. İsa sırf “kapı benim” demedi, “yol benim” de dedi (Yuhanna 14:6). 

Örneğin bir kişiyi çok çeşitli yoldan öldürebilirsiniz ama buna karşın doğruluk içeren tek bir emir var: “öldürmeyeceksin”. Binbir yalan ve sahtekarlık yolu vardır, yani bunların yolu çok geniş ama tek adil olan bir şey var: “yalan şahitlik yapmayacaksın”. Yol ne çok ne de geniş. 

Yolun uzunluğu hayatımızın uzunluğu kadar ve inanın yaş ilerleyince ‘çok uzundu’ gibi gelmiyor. İnce, dar, çetin olmasına gelince bu bizi her kafanın, her sahte ilahçığın, iblisin trafik kargaşasından koruyor ve bizleri yeni bir anlayışta yürümeye yöneltiyor. 

İsa’yı izleyenler için “uzun ve ince bir yoldayım” Aşık Veysel’in vurgusu gibi şaşkın ve hüzünlü bir yol değil (arada bir şaşkınlık ve hüzün yaşasak ta). 

KADIN – TANRI’NIN ÖZÜNDE KİLİSE’NİN SÖZÜNDE

Bir deyim var, bilirsiniz: “Özü Sözü Bir”. Bir kişinin dürüstlüğüne, tutarlılığına saygı ifadesidir. Bir iltifattır. Deyim bu tarz insan az bulunduğu için ortaya çıkmıştır herhalde! Nitekim İncil’de de halkın İsa’ya diğer din adamlarından farklı bakıp peşinden gitmelerinin bir ana nedeni de ‘özü sözü bir’ olmasıydı. Ne yazık ki dindarların sözü her zaman inançlarının özüne uymuyor.

Dikkat ederseniz başlıkta Tanrı’nın Özünde ama Kilise’nin Sözünde yazdım. Neden? Öncelikle ilke olarak Kilise (büyük harf – İsa’nın bedeni olan, dini kuruluş değil) Tanrı’nın özüne uymayan bir çizgide olamaz. AMA tabii yeryüzündeki kiliseler (yapısal) kendi yorumları ve gelenekleri ile yoğrulmuş, çok kez de bunlara saplanmış insanlar ve yapılardan oluşuyor. Her yorum doğru değildir, her gelenek de kötü değildir. 

Ancak “değerler” konusuna gelince, amaç “Tanrı’nın iyi, beğenilir ve yetkin” isteğini yakalamaktır (Romalılar 12:2). Yani herhangi bir konuya Tanrı’nın özüne uyan bir anlayışla bakıp uygulamaktır. Her toplumun (kiliseler dahil) ve bireyin düşünce ve uygulamalarını Tanrı’nın süzgecinden geçirmesi gerekir. Bir başka deyişle, o konunun Tanrı’nın Egemenliğindeki konumu ve uygulaması ‘nedir, neye benzer, nasıl olmalı’ diye. 

Hepimiz, eminim, kadının Tanrı’nın gözündeki değerinin Tanrı’nın erkeğe verdiği değer ile aynı olduğu konusunda hem fikirdir. Her İsevi “kadın erkek eşittir” ilkesini vurgular (tek tük ‘ilginç’ kişiler hariç). Peki o zaman bir çok kilisede (küçük ‘k’) kadının rolü neden ikinci sınıfa koyulur (bunun dereceleri değişebilir – gözetmen olamazdan, öğretemezden dua bile edemeze kadar)?

Kadın kilisede öğretemez/vaaz veremez, gözetmenlik/önderlik yapamaz tezleri nereden çıkıyor? Dayandırıldığı bütün İncil’deki toplam 2-3 ayet (1.Kor. 14:34-35 ve 1.Tim. 2:11-15) gerçekten bunu mu söylüyor? Yoksa bu ayetlerin arkasında başka anlamlar ve konular mı var? 

İleride umarım bu konuda daha detaylı yazarım; ama zaten konuyu çok iyi araştırmış ve yazılar yazmış bir çok kişi var (ne yazık ki hepsi İngilizce veya başka bir dilde). 

Şu andaki amacım size ekteki yazıyı tavsiye etmektir. Yazı Türkçe ve çeviri değil. Kanımca çok iyi araştırılıp yazılan bir yazı. Söylemek istediklerimin çoğu orada mevcut. Her detayı kapsadığını iddia etmiyor ama bir çok temel ve kritik noktayı kapsıyor ve konuya bakmak isteyenler için çok iyi bir başlangıç. Hatta kanımca herkes bakmalı zira tüm ilişkilerimizi etkiliyen çok temel bir konu. Lütfen okuyunuz.

Türkiye’deki kiliselerimizde (belki de bütün dünyada) sorunlarımızdan biri, bize sunulan bazı öğretişleri ve gelenekleri yeterince sorgulamadan, anlamadan almamızdır, kopyalamamızdır. Yeni İnanlılar ve topluluklar olmaktan gelen deneyimsizlikler ile bu doğal sayılsa da, ne sağlıklıdır ne de doğru. Tercihler ve seçimlerimizi lütfen düşünmeden ve sorgulayıp tam anlamadan yapmayalım, yargılarda bulunmayalım. Sonuçta bizlerde de Kutsal Ruh var!

‘Özü ve Sözü Bir’ olan bir halk olacaksak “özü” doğru kavramaya ihtiyacımız var, hepimizin, erkek ve kadın.

https://www.diriliskilisesi.org/sizin-aranizda-boyle-olmayacak/

“BANA BAK İMAN, DEĞERLERİME DOKUNMA”

Pek doğrudan deneyimim olamasa da sonuçta bilinen bir şey ki, bir bayan kuaföre ve/ya güzellik salonuna gitti mi saçlarını yaptırmak ya da makyaj, manikür, pedikür vb.  (en azından terimleri biliyorum 😉 ) yaptırmak için gitmiştir. Görevli “ne yapmamı istersiniz” diye sorduğunda kimse “hiçbir şey, bana dokunma” demez herhalde. Bir değişim yaşamak, oradan bir şekilde farklı çıkmak için girmiştir oraya değil mi?  

Peki insanlar “İsa’ya iman ediyorum, İsa’yı izlemeyi seçiyorum” derken, bazıları değerlerinin değişmesi gerektiğini neden beklemiyor, neden istemiyor? 

Kuaföre girip “dokunma bana” demekten farkı ne? Hadi belki kuaföre böyle bir şey bile denilebilinir. Belki kişi “sadece sohbete geldim” diyebilir, ama her zaman sohbet için de gelinmeyeceğini bilir. Benzetmeyi fazla zorlamayalım çünkü sonuçta kuaför salonu, büyük olasılıkla tekrar eski haline dönecek dış görüntü ile ilgili. 

Sanırım benzetmeyle varmak istediğim noktayı anlamışsınızdır: “İnsanlar dış görüntü için değişim beklerken iç değişim için bir değişiklik neden beklemez, istemez, kabul etmez?”

İmanı çarpık mı anlıyorsun acaba?

Hiç farkettiniz mi bazı kişiler “iman ediyorum” dese de değerleri sanki değişmiyor. İsa’dan merhamet istiyorlar ama kendileri başkalarına pek merhamet etmek istemiyorlar. Bağışlanmak istiyorlar ama bağışlamaktan kaçıyorlar. Adalet istiyorlar ama kendilerinin adil davranıp davranmadıklarını sorgulamıyorlar. Kendilerine dürüst davranılmasını istiyorlar ama çok kez gizli saklılar, yarım doğrular ve yalanlar ardında saklanıyorlar. İsa’nın onların borçlarını ödemesinden çok hoşnutlar ama kendilerinin başkalarına olan borçlarını ödeme gereği fikri zerre hoş gelmiyor. Yıllar içinde bu sonuncu örneği, yani insanların borç diye aldıklarını geri ödememek hatta adını bile ağızlarına almama durumununun kilise içinde, kilise dışındaki kadar yaygın olduğunu üzülerek çok gördüm. 

Kısacası “hep bana” da takılıp kalınıyor. Karanlıkta ilerleyen bir grup insan tökezleyip dururken elinde fener olan insanın sadece kendi adımlarına ışık tutması gibi. Halbuki Rab’bin Matta 5:16’da ki şu sözlerini anlamak zor olmasa gerek “Sizin ışığınız insanların önünde öyle parlasın ki, iyi işlerinizi görerek göklerdeki Babanızı yüceltsinler!”

Bunu düşünmemiz gerek: Neden eski değerlere takılıp kalıyoruz? 

Bu sizin için de geçerli mi? Peki neden? 

Buyurun düşünün. Rab’be sorun. Tutumlarınızı, tavırlarınızı, borçlarınızı gözden geçirin. Rab’den yardım isteyip bu kuaförden makyajdan öte göksel cerrahi ile güzelleşmiş bir yüreğin değerleri ile çıkalım.

BU AKŞAM

Bu akşam İzmir’in Basmane semtinde dünya tatlısı bir kızla göz göze geldim. Sadece bir iki saniye. 

Benim farkımda bile değildi zira lokantalar, dükkanlar ve insanlar dolu bir yerdeydik ve zeytin karası gözleri 3-4 yaşında olmanın masumluğu ile etrafına bakınıyordu. Ağlayım mı güleyim mi bilemedin. Gülümsedim, buruk bir gülümseydi. Ama ne o ne başkası görmedi, suratımdaki maske dışında. O, başkalarının rahatsız olacağı, çocukların olmaması gereken yerde, babasının çektiği yarıya kadar kağıt ve plastik attık dolu çekçek içinde otururken rahattı. 

Siz, ben, çocuklarımızı öyle bir yere koymayı hayal bile etmezdik. Ama başı ve omuzları kocaman bez çuvalın dışına taşmış küçük tatlı kız gayet rahattı. Sevip güvendiği babasının çektiği yere, neresi olduğunu bilmeden giderken sakindi. Eminim trafiği aşmaya çalışan babasına da tatlı kızı ek yük gibi gelmiyordu. “Bir şey vereyim mi” diye düşündüm ama dilenmiyorlardı ki, çalışıyorlardı. “Bir paket bisküvi vereyim” diye bakkal aranırken sokağı geçmiş uzaklaşıyorlardı. 

Belki bundan sonra cebimde bisküvi paketleri taşımalıyım. Evrenin sessiz bir köşesine “güle güle tatlı kız, Tanrı seni ve aileni korusun” diyerek her şeye alışmış, hiç bir şeye aldırış etmeyen insan kalabalığı içinden yoluma devam ettim. Utanmaz bir dünya adına utanarak.